Hayat hızla akıp gidiyor. Durmadan, soluklanmadan, dönüp arkasına bile bakmadan… Ama biz, sanki yetişebilecekmişiz gibi koşuyoruz. Hep bir sonraki durağa, bir sonraki zamana… Sanki ölümsüzlük iksiri bizimmiş gibi!
Peki, bu hız içinde neyi kaybettiğimizin farkında mıyız?
Zaman geçtikçe kaçırdığımız anlar, kaybettiğimiz insanlar ve unuttuğumuz insani değerler birikiyor. Hayat, sürekli bir koşuşturmacaya gelir mi? Sahi, koşunca neyi yakalayacağınızı sanıyorsunuz? Bir kuşu mu? Peki ya kaçırdıklarınız?
Bir ayna alıp elinize, koşmaya devam etseydiniz… Belki de nerede durmanız, nerede soluklanmanız gerektiğini görürdünüz.
Ama hayır! Biz, her şey olmaya, her şeyin bizim olmasına o kadar meraklıyız ki… Aynalarda kendimizi yüceltip başkalarını alçaltmaya; yaşamı, içindeki değerlerle, değerlilerle harcamaya ne kadar da hevesliyiz!
Bir bilseniz, ne kadar ziyan hayatlara sahibiz…
Oysa yaşandı yaşanan. Tekrarı yok. Ne kadar kandırırsanız kandırın kendinizi, dönüşü de yok!
Bir düşünün…
Hangi güzel anlardan geçtiniz?
Hangi güzel evlerde, hangi güzel ailelerde büyüdünüz?
Hangi güzel arkadaşlıkları geride bıraktınız?
Hangi güzel insanları toprağa emanet ettiniz?
Hangi güzel aşk, avuçlarınızdan kayıp gitti?
Ve hangi şans, bir kere kapınızı çaldı da siz duymadınız?
Kimleri yüzüstü bırakıp, kimlerin sohbetlerinde çekirdek gibi tüketildiniz?
Hangi gülüşlerin karşısında buz gibi durdunuz da, buz gibi insanlara kor olup yandınız?
Peki ya en önemlisi…
Hangi ara kaybettiniz iyi yanınızı?
Hangi ara kötülüğe teslim oldunuz?
Hangi ara açmamış gülleri zemheriye hapsettiniz?
Dünya… Kimse buraya farkında gelmiyor, evet.
Ama birçoğu buranın sadece bir mekân olduğunu; asıl amacın güzellikleri yaşamak, güzelliklerle yaşamak, güzel anılmak ve güzel hatırlanarak gitmek olduğunu biliyor.
Ama ne yazık ki, güzellikler yitip gidiyor ardımız sıra. Ve biz sadece izliyoruz. Sessizce…
Zaman diyorum, adaletin sahibi…
Öyle bir sarsar ki vakti geldiğinde, tüm gerçekleri önümüze seriverir.
Ve işte o zaman fark ederiz: Biz kalırız, güzellikler gelir geçer… Hem de rüzgârımıza dahi değmeden.
Hayatın karanlığında, kırdığımız solmuş çiçeklerin gölgesinde mahkûm kalır da, son nefes için tüm dileklerimizi tüketiriz.
Çünkü zaman, ekilen ne varsa bizzat biçmesine izin verir insana…
Ama öyle hızlıca değil!
Vicdanı sızlatarak, avuçları sıkarak, göz pınarlarını doldurarak…
Ve en acısı, pişmanlığın içinde, hakkaniyetle…
Şimdi soruyorum size: Gerçekten, farkında mısınız?