Anne Tavuk Kadar da mı Olamıyoruz?

188 Görüntüleme
5 Dak. Okuma

Sıcak bir yaz günü bahçemizde, sarı sarı karahindiba çiçeklerini toplayıp saplarını birbirine ekleyerek halkalar oluşturuyordum. Annem, bahçeye kurduğu üç büyük taşın üstüne oturttuğu kara bir kazanda su kaynatıyor, alüminyumdan yapılmış eski bir maşrapa ile kazandan sıcak su alıyor, leğenin içindeki çamaşırların üstüne döküyordu. Çamaşırları yeşil sabunla çitiliyor, suyun üstünde beyaz beyaz köpükler oluşuyordu. Annem çamaşır yıkarken, sarı hindibaları bir kenara atıp yanına geldim. Aklım köpüklerdeydi. Ellerimi, bulut yığını bembeyaz köpüklerin içine daldırıp bir avuç aldım. Yeni bir dünya yeni bir eğlence keşfetmiştim. Köpükleri bir sağ bir sol elime alıp üflüyordum. Köpükler havalanıp bulutlar gibi uçtuktan sonra sönüyorlardı. Bu güzel oyunu oynarken kümesten çıkan bir tavuk bize doğru yaklaşmıştı. Tavuk her zamankinden farklı bir ses çıkarıyordu. Gıdaklama desem değildi, pek anlam verememiştim bu garip sese. Annem tavuğun sesine dikkat kesildi ve bana dönerek; “Bu tavuğun kuluçkaya yatma zamanı gelmiş.” dedi. Annemin ne demek istediğini anlamamıştım. Annem; “Biz evdeki taze yumurtaları tükettik. Evde yeterince yumurta yok. Hadi sen komşulara git günlük taze yumurta getir.” dedi.

Komşulardan yirmi kadar taze yumurta toplamıştım. Verilen görevi yerine getirmenin mutluluğu ile annemin yanına koştum. Annem hala çamaşır yıkıyordu. Yerinden kalkmadan; “Aferin sana, hadi şimdi doğruca kümese git, kapının arkasındaki folluğa bu yumurtaları koyda gel.” dedi. Söylenileni yaptım ve koşarak annemin yanına geldim.

“Anneciğim bu kadar yumurtayı neden kümese bıraktık? Hem o tavuk neden öyle tuhaf sesler çıkarıyordu?” diye sordum. Annem bana yirmi bir gün sonra bu yumurtalardan civcivler çıkacağını söyleyince inanılmaz heyecanlanmıştım. Benim tam yirmi tane civcivim olacaktı ve bu harika bir şeydi.

Her gün sabah erken kalkıyor doğruca kümese koşuyordum, yumurtadan civcivler çıktı mı diye merakla bakıyordum. Çıkmadıklarını görünce de bir koşuda annemin yanına varıyor: “Civcivler ne zaman çıkacak?” diye sorardım. Annem her seferinde daha kaç gün beklemem gerektiğini söylüyordu. Uzaktan tavuğu izliyor yumurtaların üstünde nasıl oturduğuna ve arada bir dışarda kalan yumurtaları gagasıyla nasıl tam da altına doğru çektiğini gözlemliyordum. Her geçen gün merakım ve heyecanım artıyordu ve nihayet bir sabah kümese gittiğimde önce kulaklarıma sonrada gözlerime inanamadım. Yumurtalardan küçük küçük altı tane civciv çıkmıştı. Mutluluktan göklere uçacaktım. Sonra gözüm diğer yumurtalara takıldı. Yumurtalar kıpırdıyor, çatlıyor ve bir mucize gibi içinden civcivler çıkıyordu. Anne tavuk da en az benim kadar mutlu ve şaşkındı. Koşarak anneme müjdeyi verdim. Annem de kümese geldi. “Maşallah!” dedi, “Bereketli olsunlar.” dedi. Sonra bana dönerek “Bundan sonra bunlar sana emanet kedileri ve kargaları kümese yaklaştırmayacaksın!” dedi.

Anne tavuk bir aslan parçasına dönüşmüştü kedilerin ve kargaların haddine değildi civcivlere yanaşmak… Civcivlere dikkat ettim her biri farklı bir renkte ve her birinin çıkardığı ses bir diğerine göre daha farklıydı. Anne tavuk hiçbir ayrım yapmadan tüm civcivleri aynı şekilde besliyor ve koruyordu.

Civcivler büyüdükçe farklılaşıyordu. Yine bir gün onları dikkatle izlerken civcivlerden üç tanesi bahçenin bir köşesinde bulunan küçük su birikintisinin içine düştüler. Anne tavuğun çırpınışını görmeliydiniz. Anne tavuk civcivler için çırpınıp dururken, civcivler suda çok güzel yüzüyorlardı. Meğerse suya düşmemişler, bilerek girmişlerdi.

Anne tavuk diğer civcivlerden biraz daha iri ve sesi farklı olanlara yönelmişti. Onlarda da bir tuhaflık ve bir farklılık vardı. Bembeyaz yumurtalardan farklı büyüklükte, farklı renklerde ve farklı özelliklerde civcivler çıkmıştı. Eminim ki anne tavuk da şaşırmıştı bu duruma ve acaba bunların hepsi benim yavrularım mı diye derin derin düşünmüştü…

Benim ve anne tavuğun kafasındaki karışıklık devam ederken annem çıkagelmiş ve işin aslını anlatmıştı. Komşulardan topladığım yumurtaların hepsinin tavuk yumurtası olmadığını, içlerinde hindi ve ördek yumurtalarının da olduğunu söylemişti.

Tavuğun fıtratında yüzmek yoktu ama ördek yavruları doğuştan yüzücüydü. Anne tavuk, tavukça konuşurken; hindi yumurtasından çıkan civcivler hindice, ördek yavruları da ördekçe ses çıkarıyorlardı. Ama hepsini anne tavuk besliyor, koruyor ve kolluyordu.

Kümes âleminde bu güzel mozaiği görmüş ve çok şaşırmıştım. Ya insanlar âlemi…

Beyaz-siyah; sarı-melez, Türk-Kürt, Sünni-Alevi; sağcı-solcu, kadın-erkek öteki bilmem ne… Sen üstünsün ben üstünüm derken bizim birbirimize ettiğimizi hayvanlar etmiyordu. Kâinattaki ilk ayrımcı, Âdem’e; “ Ben ateşten sen topraktan yaratılmışsın” diyen Şeytan değil miydi? Bizler insanız. Âdem ve Havva’nın çocuklarıyız. Kandan ve candanız. Mademki hepimiz topraktan yaratılmışız, Topraktan neden rengârenk çiçekler bitmesin ki? Farklılık; renklilik ve zenginlik değil miydi?

Doğadaki tüm çiçekler kırmızı olsaydı, tüm ağaçlar söğüt olsaydı, tüm mevsimler yaz olsaydı, herkes zengin ve sağlıklı olsaydı, tüm insanlar iyi olsaydı; dünyaya gelmenin ve imtihan olmanın bir anlamı kalır mıydı?

Bu güneş, bu hava, bu su, bu dünya hepimize yetmiyor muydu?

Biz insanlar adalet ve merhamette bir anne tavuk kadar da olamıyor muyduk?

Bu İçeriği Paylaş
Yorum yap

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Exit mobile version