Erlend Loe’nin “Doppler” isimli romanı, modern bir bireyin toplumla olan ilişkisini sorgulayan, ironik hatta ikonik ve sıra dışı bir başkaldırma girişimidir. Kitap, tüketim toplumunun anlamsızlığına ve bireyin içsel sıkışmışlığına dair keskin gözlemler içerir. Ancak Loe, bu sorgulamayı melankolik bir dille değil, incelikli bir mizah ve absürd olay kurgusuyla sunar.
Başkahraman, geçirdiği bir bisiklet kazası sonrası beklenmedik aydınlanma yaşar ve modern hayatın boğucu, sarsıcı gerçeklerini göz ardı etmeye hatta kaçmaya karar verir. Oslo’daki rahat evini, döşeğini, işini ve ailesini ardında bırakarak ormanlık bir alanda yaşamaya başlar. Ancak bu kaçış, bir tür yaban hayatı romantizmi kesinlikle değil, tam tersine modern bireyin içsel buhranının bir yansımasıdır. Ormanda tek başına kalmayı arzulasa da, karşılaştığı insanlar ve medeniyete olan alışkanlıkları, onun tam anlamıyla izole bir hayat süremeyeceğini de gösterir. İki taraflı bir değnek gibi.
“İyi bir adam olmak istemiyorum. Bu çok yorucu. İnsanların iyi olmasını beklemesi de yorucu. Beni rahat bırakın.”
Doppler’in dünyasında, sıradan insan ilişkileri bile absürt bir mizah konusudur. Ormanda tanıştığı geyik yavrusu Bongo, onun en sadık dostu olur ve ikisi arasında neredeyse felsefi ve samimi bir dostluk gelişir. Doppler’in toplumdan kaçışı ironiktir, çünkü bahsini ettiği toplumu içinde yaşatmaya devam eder. Mesela: Süpermarketten gizlice çikolata alır, medeniyetin “küçük lükslerine” duyduğu bağımlılığı fark eder ve hatta doğada yalnız olma kararına rağmen insanlarla karşılaşmaktan kaçamaz. Bu nasıl bir şey?
“Ormanda yaşamak istiyorum ama çikolata da yemek istiyorum. Bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum.”
Doppler’in kaçışı, yalnızca fiziksel bir uzaklaşma değil, aynı zamanda toplumsal normlara ve anlam krizine karşı ironik bir meydan okuma olarak da değerlendirilebilir. Onun eylemleri, nihilist hatta varoluşçu olmayan bir karakterin eylemsizliği değildir; tam tersi, modern dünyanın yapay değerlerine gösterilemeyen bir tepkidir. Ancak bu tepki, bilinçli ve planlı bir reddediş değil, sezgisel ve gelişigüzel bir kaçıştır. Planlı bir karşı koyma hiç değildir. Doppler, hayatı boyunca toplumsal beklentiler doğrultusunda hareket etmiştir ve bir noktada bu beklentilerden sıyrılmanın mümkün olup olmadığını sorgulamaya başlar. Adım atar.
Loe, Doppler’in hikâyesi aracılığıyla “medeniyet” kavramını tiye alır. Aile, iş hayatı, tüketim çılgınlığı, “iyi bir insan olma” zorunluluğu gibi değerlerin gereksizliğini ve yersizliğini mizahi bir dille eleştirir. Örneğin, Doppler’in çocuklarının iyi yetişmesi için çabalayan babasıyla yaşadığı içsel çatışma, babalık rolünün sorgulanmasına yol açar. Bir babanın tek görevi çocuklarını “topluma kazandırmak” mıdır? Peki ya bireysel özgürlük? Ya birey olmak?
“Beni bencil olmakla suçluyorlar. Evet, bencilim. Ama onların bencilliği toplumsal kabul görüyor. Benimki değil.”
Roman, bireyin kendine kaçışını da konu edinir. Doppler’in ormana kaçışı, yalnızca toplumdan bir gitmek değil, aynı zamanda kendi iç dünyasına bir yolculuğa çıkmaktır. Ancak ironi şu ki, kendinden kaçmak da imkânsızdır. Doppler, doğada dahi “kendini bulmak” ile “kendinden kaçmak” arasında gidip gelir. Karar veremez. Medeniyetin yüklerinden sıyrıldığında gerçekten özgürleştiğini mi hissetmektedir, yoksa bu kaçış yalnızca kendini kandırmaktan mı ibarettir? Bu soruların cevabını da aramaktadır. Hem de sorarak.
“Kaçtığımı sanıyordum, ama içimdeki şehir gürültüsünü susturamıyorum. Ormanda bile.”
Romanın en ilginç yönlerinden biri, Doppler’in kaçışının bile bir düzene oturmasıdır. Düzenli bir kaçıştır. Özgürlüğü ararken bile rutinler oluşturur, doğada bile belirli alışkanlıklarını sürdürür. Kendi hareketinin toplumunu kurar. Bu, aslında insan doğasının kaçınılmaz bir yanıdır: Kaçtığımız ne varsa ondan kurtulmak neredeyse olanaksızdır, çünkü onu içimizde yaşatırız.
Doppler’in karşılaştığı insanlar da bu kaçış temasını derinleştirir. Derinlik katar. Ormanda tanıştığı kişiler, onun kaçtığını düşündüğü toplumun küçük yansımalarıdır. Birer izidir. Kendisi gibi “kaçmaya çalışan” diğer karakterlerle olan etkileşimleri, bireyin yalnız başına tam anlamıyla özgürleşip özgürleşemeyeceğini sorgular. Özgürleşebilir mi?
Doppler’in ormandaki yolculuğu, aslında hepimizin içsel kaçış hayalini temsil edebilir mi? Fakat Loe, bu kaçışın da beraberinde çelişkiler getirdiğini göstererek modern bireyin çıkmazlarını zekice gözler önüne serer. Neyden nereye kaçıyoruz değil mi?
Sonunda ise şu soruyu bırakır: Kaçmak mı zor, yoksa kaçtığımız şeyin hâlâ peşimizi bırakmadığını görmek mi?