Zamanın akışı üzerinde uzun zamandır düşünüyorum. Son yıllarda kiminle konuşsam aynı herkes zaman çok hızlı akıyor ve nasıl geçtiğini anlamıyoruz diye şikâyet ediyor Gerçekten eskiden bir ay bana çok uzun gelirken, günümüzde bir hafta gibi geçiyor. Bir hafta ise nasıl başlayıp bitiyor farkına varamıyorum. Okul yıllarında bir haftanın geçmek bilmediğini hatırlıyorum.
Çağımızda zaman neredeyse ışık hızında geçiyor. Bunun nedenini düşündüğümde ilk aklıma gelen teknoloji, hayatımızı istila eden dijitalleşme oluyor. Gün içerisinde sosyal mecralardan uyaran bombardımanına maruz kalıyoruz. İş yerinde odaklanarak çalışmak, okulda derslere konsantre olmak giderek zorlaşmaya başladı. Küresel salgın sonrasında dikkati odaklama süresinin son derece azaldı. Akıllı telefonlardan gelen uyaran seslerine bakmak zorunda hissediyoruz. Ülkemizde ve dünyadaki her gelişmeden haberdar olmalıyız diye düşünüyoruz. Bu durum zihnimizin maruz kaldığı uyaran sayısını çığ gibi artırıyor. Günü ortalama on-on beş dakikalık bir odaklanma süresiyle geçirmemize neden oluyor. Zamanı bu şekilde hovardaca harcadığımız için göreceli olarak hızlı geçtiğini hissediyoruz.
Zamanın hızlı akışı konusunda geçmişle kıyaslama yaptığımız zaman hataya düştüğümüzü fark ettim. Çünkü eskiden dikkatimizi dağıtacak uyaran bolluğu yoktu. Günü nasıl geçireceğimiz belliydi. Bir tek TRT vardı, sonra yanına birkaç özel kanal eklendi. Ürün çeşitliliği sınırlı, lüks tüketim ve dijitalleşme olmadığı için sade bir hayat yaşanıyordu. Seksenli ve doksanlı yıllarda küreselleşme rüzgarları esmediği için şimdiki gibi bir tüketim çılgınlığı yoktu. Çoğunluk kanaatkâr bir hayat sürüyordu. Bu yüzden insanın çocukluk ve gençlik çağında zaman hızlı akar, yetişkinlik döneminde yavaş akar tezini doğru bulmuyorum. Zamanın akışı her devrin kendi şartlarına göre farklılık gösterir.
Günümüze dönecek olursak kaygı çağında hep bir yerlere yetişme telaşındayız. Bütün bunların dışında küresel sistem tarafından algılarımız korkuyla yönetiliyor. Hepimize kaybetme korkusu aşılanıyor. Küresel Salgın döneminde bulaşma korkusuyla evlere kapatıldık. Finansal krizler döneminde birikimlerimizi, işimizi kaybetme korkusuna maruz kaldık. Bölgesel çatışmalar ve katliamlarda medyada yer alan haberlerle ölüme sistematik olarak duyarsızlaştırıldık. Korkularımızın tetiklenmesiyle daha çok tüketmeye odaklandık. Birbirimizle acımasızca rekabete yönlendirildik. Hayatta kalmak için daha çok kazanmak ve tüketmek zorunda olduğumuz aşılandı. Sürekli bir gelecek kaygısıyla yaşıyoruz.
Gelecek kaygısı yaşayan insanın zihnini yarın ne olacak düşüncesini zihnini kemirdiği için ânı yaşayamaz. Bir yerlere yetişme, işlerini tamamlama telaşıyla zamanın nasıl geçtiğini anlamaz. Bir süre sonra tükenmişlik sendromuyla boşa kürek çevirme hissine kapılır. Zamanın jet hızıyla geçtiğini düşünür. Öte yandan kişi ailesini ve çocuklarının geleceğini düşünerek daha fazla evhamlanıp endişe girdabının içinde kaybolur.
Gün içerisinde karşılaştığımız sorunlar travmalarımıza dokununca, geçmişe gideriz. Özellikle kişiler arası ilişkilerde aldığımız hasarlar, haksızlığa uğradığımızı zannettiren olaylar zihnimizde anıları tetikler ve çocukluk, gençlik dönemlerinde yaşadıklarımızla kıyaslarız. Bu durumda suçluluk, pişmanlık, öfke gibi olumsuz duygulara dalarak yine ânı kaçırırız. Bu yüzden zamanla ilgili algımız bozulur ve hızlı geçtiğini zannederiz.
Zamanın hızlı geçtiğini algılamamızın en önemli sebebinin ölüm korkusu olduğunu düşünüyorum. Yaş aldıkça, ölüm gerçeği bizi daha çok kaygılandırıyor. Hastalıklar, sevdiklerimizin kaybı, yaşıtlarımızın vefatı, yaşlanınca bakıma muhtaç olma fikri bizi hep geleceği düşünmeye, hatta sağlıklı yaşamı takıntı hale getirmemize neden oluyor. Ölüm korkusunu çoğumuz günümüzü gün edelim anlayışıyla bastırmaya çalışıyor. Sürekli hazların peşinde koşarak, acıları erteleyebileceğimizi zannediyoruz. Bu anlayış, uzun vadede daha çok kaygılara kapılmamıza neden oluyor. Hayat içinde işlevselliğimizi biraz etkileyecek bir rahatsızlığa yakalanınca paniğe kapılıyoruz. Böylece zaman yine bize hızlı geçiyor gibi geliyor.
Sürekli yarını ve dünü düşünen insan, aslında zamanı hızla tüketirken hayatı yaşamadan geçiriyor. Bir gün içerisinde karşısına çıkan güzelliklerden, sayısız fırsattan mahrum kalıyor. Zamanın ya bir adım ilerisine ya da bir adım gerisine gittiği için şimdiki zamana kör oluyor. Dün yaşandı bitti, yarın ise daha gelmediği için hayal. Tek gerçek şimdiki zaman. Zamanın hızlı akma algısından sadece şimdiki zamanın hakkını vererek kurtulabiliriz. Hiçbir yere geç kalınmadığını idrak edersek, kesinlik anlayışımızdan vazgeçip belirsizlik içinde yaşamaya alışırsak büyük bir adım atmış oluruz. Hayatın planladığımız gibi gerçekleşmediğinin farkına varıp kadere teslim olduğumuzda ânı yaşamaya başlarız. Zaman artık bizim için genişlemeye başlar. Basit bir anlayış değişikliği bile zamanın yavaşlatabilir. Yemek yerken sadece yemek yersek, kendimizi sadece yaptığımız işe verirsek, ailemiz ve arkadaşlarımız ile bir aradayken sosyal medya ile aramıza mesafe koyarsak, zamanın bereketlendiğini hissederiz. Birden fazla işle uğraşmak, bir işle meşgulken zihnimizin gelecek endişeleri veya geçmişin pişmanlıkları ile uğraşması zamanın hızlı akmasına sebep olup bizi tüketir. Çare geçmişin pişmanlıklarından ve gelecek kaygılarından kurtulup ânın hakkını vererek doğru yerde doğru olanı yapmaktır. Böylece zamanın genişlediğini hisseder ve daha verimli bir hayat yaşarız.