Geçmişin İzinde

25 Görüntüleme
5 Dak. Okuma

İskelede ayaklarını sarkıtmış oturuyorlardı. İçimden koşa koşa yanlarına gitmek geldi. Ama bütün gün bisiklet tamir ettiğim için bu yazın en sıcak gününde, önce kendimi kokladım. Fena değildim. O yakışıklı bebe gibi zengin kokularım yoktu. Bir hasır şapka kaptım tezgahtan. Arif’e göz kırptım. Yazın çok samimi olduğumuzu saklar gibi ama kışın kimse yokken ayrılmaz ikiz gibiydik. Bunu hususi yapmazdık. Bütün yerli halkın yazlıkçılar geldiğinde takındığı tavırdı. Gözler ve mimiklerle anlaşırdık. Kışa bol bol malzeme kalırdı bize.

Tatlış bir ıslıkla yanaştım yanlarına. Ayaklarını sarkıtmışlar iskeleden, suya değdirip çıkarıyorlardı. Ne konuştuklarını anlamıyordum. Dinlemeye fırsatım olmamıştı. Doğduğumdan beri yıkılmak üzere olan iskele, zamansız çalan saat gibi tıngırdamaya ve sallanmaya başladığı için haberleri vardı benim gelişimden.

Hasır şapkamı bir anda aldı elimden.

“Kıvırcık saçlarım yüzünden kafam kocaman oluyor, bana hiç şapka olmuyor yaa,” diye dudağını büke büke sızlandı. Eskiden bu kadar kıvırcık saçları var mıydı hatırlamıyorum. Annesi sıkı sıkı bağlardı tepesinden diye düşündüm. Hangi ara fıskiye gibi olmuştu? Çok erkek Fatma bir kızdı. Dudaklarını büke büke konuşması bana, internette penguen gibi konuşan kızları hatırlattı. İstemsizce güldüm.

“Ne var ki?” diye sordu.

“Neden öyle konuşuyorsun?”

“Nasıl yani?”

“Penguen gibi,” dedim ve gülmeye başladım.

Bir an dondu kaldı. Bu fırsatı değerlendirip hasır şapkamı aldım. Taşralı olan ben onu eleştirmiştim. Hemen kendine geldi erkek Fatma.

“Sensin penguen,” dedi bana.

“Haa, benim. Ben böyle konuşmuyorum ki,” deyip taklidini yaptım.

İskeledeki düz saçlı o da fırsattan istifade kaptı hasır şapkamı.

“Oh be,” dedi, “dünya varmış, hem kafama oldu hem de çillerimi kapadı.”

Zengin kokulu parfümüm yoktu ama ilgi çeken bir hasır şapkam vardı elden ele dolaşan. Daha parası ödenmemiş, Arif’e göz kırparak aldığım.

Bir yanımda çilli, bir yanımda penguen iskelede oturmuş ayaklarımızı sallıyorduk denize.

“Eee ne yapıyorsunuz burada?” diye sordum.

“Hiç,” dediler, inanmadım. Kesin bir dedikodu vardı, beraberce konuyu kesmiş biçmişlerdi. Sessizdiler çilli ile penguen. Kızlar bu kadar konuşulacak ne buluyorlardı acaba? Biz iki erkek otursak iskeleye, konuşsak saatlerce. İlk önce şöyle bir düzeltme yapalım. Ben hiç bir zaman bir erkek arkadaşımla iskelede oturmayız. Ayaklarımızı sallayarak hele hiç. Bahçede otururuz, kumsalda yayılırız, konuşuruz. Ama iskelede oturmak kız işi.

Bir Melek vardı kızların arasında. Adı Melek, kendi şeytan. Kesin gene bir şeyler yapmıştı kızları sinirlendiren. O yüzden kıvırcık penguene dönmüştü. Küçükken de rahatsız ederdi hepimizi. Huzur kaçıranlardan. Kumdan kaleleri bozardı. Doğum günlerinde en çok pastayı o yer ve kusardı. Hep bir keyif kaçırma. Şimdi de büyümüş, kızların beğendiği erkekler asılıyor, aralarını bozuyordu. Özellikle zengin kokanları. Kesin Melek’i kesip biçtiler.

“Ellerinize sağlık,” dedim.

Güldük.

“Nereden anladın?” der gibi yüzüme baktılar.

“Kim var ki sizin sinirinizi bozan Melek’ten başka?”

“Keşke sadece Melek’in çocukluk sinsilikleri kalsaydı bize zarar veren. Biz büyüdük ve kirlendi dünya.”

Bazen geçmişte kalan, hani yaşanmışlığı hatırlatan tahtaları eskimiş bir iskele kaldı. Üzerine çıkılmıyor bile. Kentsel dönüşüm sözleri geziniyor ortada. Böyle güzel, doğal, temiz havalı, temiz deniz, küçük koy, samimi bir yer kalmadı. Onu da alıp bizden mahvedecekler. Hepimiz büyüdük, hepimiz iş güç sahibi insanlar olduk. Kıvırcık, hanım oldu. Pahalı kuaförlerde, pahalı işlemlerle saçı düz oldu. Çilli, özel fondötenlerle, yüksek kapatıcılarla çillerini kapamıştı. Ben çok büyümedim onlar gibi. Güzel eğitim alamadım. Bırakmadım buraları. Ancak bisiklet tamirciliğimi dükkana çevirdim. En sevdiğim hobimle hayatımı devam ettirdim sıfır karbon ayak izimle.

Geçen hafta bir telefon geldi. Daha önceden ayarladığımız avukattan. Kıvırcık ve Çilli’nin ve onların iyi eğitimli kocalarıyla beraber açmıştık bu davayı. “Dokunmayın Koyumuza.” Bavulumu hazırladım. Bir iki günlük kıyafet koydum. Geçen ay kendime zengin kokan parfüm almıştım. Onu da sıktım ve koydum bavuluma. İş adamı olsam böyle mi iş seyahatine çıkardım diye düşündüm.

Bir ses duydum. Cama atılan taş sesi. Kıvırcık ve Çilli.

“Hayırdır, ne yapıyorsunuz?”

“Gel aşağıya,” dediler.

Aşağıya indiğimde anneme sarı laleler almışlardı. Annem pek duymuyordu. Bağıra çağıra konuşuyorlardı. Bahçedeki masaya çay getirdi annem.

“Bu iş yaş,” dediler annem gittikten sonra.

Çilli konuşurken derin bir of çekti. Kıvırcık kocaman küpesini çıkardı, kulakları acımış gibi.

“Melek’in işiymiş,” dediler.

“Rüşvetler kol geziyor. Kapatacaklar koyu gör bak.”

“Avukat uğraşmayacak,” dedi kıvırcık.

Çayımızdan birer yudum aldık. Koyumuza son günlerinde eski sakin haline huzurla baktık.

O sırada iskeleden paslı vidasından düşen o tahtadan habersiz.

Bu İçeriği Paylaş
Bağlantılar:
Yazar
Yorum yap

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Exit mobile version