Gök mavisi yorganımı üzerimden atıp, yataktan kalktım. Pencereyi açtım. Güneş, gözlerimin içine doldu, gözlerimi kaçırdım. Popişinde kalp olan şişko kedim Miyavettin: “Miyauuuuvv” diyerek, yanıma geldi. Ayaklarımı sevdi.
“Anladım derdini, karnın acıkmış senin.” dedim. Ve buzdolabını açıp, sosis kutusunu çıkardım, tabağına döktüm. Miyavettin kuyruğunu sevinçle salladı ve sosislerini büyük bir iştahla yemeye başladı. En sevdiği yemekti. Miyavettin’i okşayarak;
“Ne şanslı kedisin sen, seni çok seven bir sahibin var.” dedim.
Miyavettin başını kaldırıp bana yeşil yeşil baktı.
“Miyav, miyaaav, asıl ben seni, senin beni sevdiğinden daha çok seviyorum.” dedi.
Ben de ona:
“Ben de seni çok seviyorum Miyavettiin.” dedim.
Sonra tekrar pencerenin kenarına geldim. Başımı kaldırıp, gökyüzünü seyre daldım.
“Biz bu dünyanın sahibi miyiz?” diye sordum Kalbim’e.
Kalbim:
“Hayır, kendini bir şey zannetme, kibirlenme, göklerde ve yeryüzünde ne varsa hepsi Allah’ındır. Bu dünya; bir okul, bir rüya ve hepimizin yuvasıdır. Bu yuvada, biraz kalıp gideceğiz. Bu dünyadan sadece geçiyoruz. Amacımız, hakiki, hakikatli insan olmak, insanca yaşamak. Güzel görüp, güzel düşünmek. Birbirimizi katletmeden, yargılamadan, birbirimizi ötekileştirmeden, birbirimize zarar vermeden, bu dünyanın tutsağı olmadan, yaşamak. Yeryüzünde yaşayan insanları, hayvanları, bitkileri sevgiyle, şefkatle kucaklamak… Birlik bilincine geçmek. Mutluluk için; iyilikten, sevgiden, hoşgörüden, dostluktan başka bir yol var mı? Sana bir hikaye anlatayım ister misin?”
Ben Kalbim’e:
“Eveeet, anlat, merak içindeyim.” dedim.
Kalbim:
“Bir gün sormuşlar ermişlerden birine:
“Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?” diye.
“Bakın göstereyim,” demiş ermiş.
Önce sevgiyi dilden gönlüne indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da, derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar.
Ermiş:
“Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz” diye bir de şart koymuş.
“Peki” demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.
Bunun üzerine ermiş:
“Şimdi sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe,” demiş.
Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen, ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. “Buyurun” deyince her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, karşısındaki kardeşine uzatarak içmişler çorbalarını.
Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan.”
Ermiş:
“Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır.”
Şunu da unutmayın: Hayat pazarında alan değil, veren kazançlıdır her zaman.”
Hepimiz biriciğiz. Birlikte sevgi olalım, sevinç olalım, birbirimizi destekleyelim, birbirimizin yüreğini iyileştirelim, güzelleştirelim. Bir olalım, biz olalııım! Kararan kalplere güneş olalım. Kalplerimizi arındıralım, kötülüklerden temizleyelim. Birlik vadisine kanat çırpalım…” dedi.
Ben de sevinçle:
“Eveet Anka kuşu gibi kanat çırpalım birlik vadisineee! Seviyorum biziiii…” dedim.