Bir tebessümüne, bir saniyelik sesine dünyaları vereceğimiz sevdiklerimizin arkasından ağlayışımız, aslında tamamlanmamış hikayemizin, söylenmemiş sözümüzün, kısaca eksik kalışımızın varoluşudur. Bundan mütevellit, yarım kalmamalı hiçbir hayal; ertelenmemeli hiçbir duygu; gurura yenik düşüp hapsedilmemeli sevgiler, terk edilmemeli kalbî zindanlarda…
“Seni seviyorum”lar mezarlığın soğuk yüzüne değil, hayatın kalbine haykırılmalı. Pişmanlıklarımız, daha kaliteli zamanlar geçirebilecekken vaktimizi boş şeylere heder etmemizden! Küçük şeylerle kırdığımız kalplerin vebalini taşıyor sonra yüreğimiz bir ömür; vicdan azabı oluyor ruhumuza.
Sevdiklerimizin yokluğuyla imtihan olmadan, varlığıyla mutlu olmak, mutlu kılmak onları… Armağan olmaz mı? Sevdiklerimizin henüz elini tutabiliyorken geç kalmamak onlara..!
Hep bir hengâmeyle geçen ömürden geriye kalan hep “keşke”ler… Her gün bir önceki günün pişmanlığına tutsak oluyoruz! Her şeye yetişme çabasında hiçbir şeye yetişememenin, en çok da kendimize geç kalmanın yasını tutuyoruz.
Dün ölmüş…
Bugün can çekişiyor…
Yarın ise muamma!
Geçmişe yolculuk özlemiyle günü akşam ederken, geleceğin endişesine heba ediyoruz bugünü. Bir türlü öğrenemedik ânı yaşamayı; gözümüz hep içinde olmadığımız zamanlarda. Elimizdekini değersizleştirip elimizde olmayana ne çok kıymet atfettik, bir gün elimizdekinin de değer kazanacağını bile bile. Bu, göz göre göre feda etmek değil de ne?
Bir serzeniştir halimizden memnuniyetsizliğimiz. Hangimizin yolu düz, hangimizinki güllük gülistanlık? Bilsek, engellerdir bizi güçlü kılan; şikâyet eder miyiz imtihandan?
Ama kalp yoruluyor işte… Yorulunca da bir liman arıyor kendine, demir atacağı, uzun soluklu dinlenebileceği belki.
Anlaşılmayı geçtik, yanlış anlaşılmadan kaçıyoruz. Gözü kapalı güvenmeyi de bıraktık; göre göre güvenmek istiyoruz. Samimiyete sığınmak mı? Samanlıkta iğne aramak daha kolay, tabiri caizse!