Pencerenin önündeki koltuğa oturup dışarıyı izlerken buluyorum kendimi son günlerde. Elime aldığım bir kupa kahve eşlik ederken dalıp gidiyorum geçmişe. Annemi daha çok düşünüyorum hatta gitgide ona benziyorum ve korkuyorum bu düşüncemden sonra. Annemin perdenin arasından saatlerce dışarıyı izlemesi geliyor aklıma. Nereye baktığını bir türlü anlamadığım annem gibi bakıyorum boşlukta bir yere. O boşlukta serseri bir yaprak gibi gezinirken önce perdelerin dikkatimi çekti. Yıllar önce nişanlıyken zar zor karar verip aldığım, müstakbel eşimin sürekli saate bakmak suretiyle uyguladığı baskıya dayanamayarak “Tamam, bu olsun,” dediğim perdenin benzeri yada aynısı olabilir diye aklımdan geçirdiğim ,kan rengine çalan bordo perdelerindi ilk olarak dikkatimi çeken. Üzerindeki çemberi andıran şekilleri, alırken fark etmemiştim de astığımda görmüştüm dikkatli bakınca beni yutan o çemberleri. Çeyizi eve dizerken annem her zamanki sakinliğiyle biraz da alaycı “Ala ala bizim evdekine benzer perdeyi mi aldın?” dediğinde fark ettim aynı çemberlerden, annemin bütün gün pencerenin ardından bakarken bir eliyle de sıkıca kavradığı perdelerde de olduğunu. Şimdi boşlukta, uzakta bir yerde bir pencerenin ardında da gördüm aynı kan rengine çalan bordo, üzerinde de çemberleri olan o perdeyi. İlk önceleri seni fark etmedim. Daha net görebilmek için bir elimle kavradığım perdeyi tutarken diğer elimle tülü araladım. İşte o zaman gördüm seni. Sen de beni fark etmiş olmalısın ki hafifçe tülü aralayıp kendini gösterdin bana. Aradaki mesafeye rağmen gözlerindeki kederi görünce bir anda mesafe kısaldı, burnumun ucuna kadar geldi gözlerin. Mavi gözbebeğinin etrafını saran kırmızılık yorgunluktan mıydı acaba? Yoksa içinde biriken kederin dışavurumu muydu? Duvarda asılı aynaya çevirdim başımı, benim de gözlerimde kızıl damlalar vardı aynı seninkiler gibi. Ağlamıştım bütün gece sabaha kadar, eşimin horlamaları eşliğinde. Bu yüzdendi kızarıklık. Peki ya senin derdin neydi? Önüme düşen saçlarımı kulağımın arkasına alırken elinle düzelttiğin saçlarını da gördüm sonunda. Gözlerin, saçların ne güzeldi. Elimi pencereye dayadım, sen de yaptın aynısını. Kaz ayakların belirdi ama olsun, tebessüm yakıştı sana. Bir de doya doya gülsen, gülsek nasıl olur acaba? Duvardaki saatin tik taklarına kulak kabarttım, “Zaman hızla geçiyor,” dedim içimden. Günlerdir kafamı kurcalayan, içimi kemiren bir isyanı hatırlattı bana bu sesler.
Çocuk sesleri geldi kulağıma sonra. Yağ satarım, bal satarım oynayan çocukları; bir köşede bilye atan başka bir köşede top oynayan çocuk kümelerini sen de gördün değil mi? Bir kız çocuğu var, yolun ortasına çizdiği çemberlerden bir çiçek yapmış, kocaman. Sırayla çemberlerin içine zıplıyor, dilinde bir şarkı. Dudakları neşe içinde söylerken şarkıyı, birden ortadaki çemberin içine girip gözünü sana dikti. Ben biliyorum çemberler arasında zıplarken gözü hep sendeydi zaten; gördüm, gördün. Neden sonra durdu çocuk tam ortasında çiçeğin, sana baktı gözlerini ayırmadan? Dudakları kapandı, şarkısı sustu, seni daha rahat izlemek için bağdaş kurup oturdu çemberin ortasına. Ben biliyorum, sen de biliyorsun nedenini. Annesine benzetti çünkü perdeyi, seni perde sandı ve perdede annesini gördü. Ben sana baktım, sen bana, birlikte sokaktaki çemberin ortasında oturan kıza baktık sonra. Duvardaki saatimin tik takları ilerledi biz farkına varmadan. Akşamın karanlığı çökünce şehre, önce ışığı yakıp sonra da kapıyı açtın. Bir adam girdi içeri. Elinde yeşil pazar poşetlerini kapının ardına bırakıp dikildi kaya gibi. Nasıl iri bir adamdı o öyle. Küçücük kaldın sen karşısında. Ayağını kaldırsa ezecekti sanki seni bir hamlede. Hırkanın kollarını çekiştirirken daha da eğildi vücudun. Küçüldükçe küçüldün. Ben burada sana seslenmeye çalıştım, duydun mu? Bir şeyler söyledi adam sana, sadece dinledin. Galiba “Evet, tamam,” gibi cümleler çıktı ağzından. Senin mavi gözlerine inat kapkaraydı adamın gözleri, kaşları, saçları. Işığı tam aydınlatmıyor muydu evinin? Adamın gölgesi hep üzerindeydi çünkü, garipsedim. Daha güçlü bağırdım. Renklerini kaybetme, gözlerinin mavisi, aralarında beyaz olsa da sarı saçlarını gölgede bırakma. Çırpındım, duydun mu? Sonra mutfağa geçtin. Ben de bıraktım perdenin ucunu.
Dış kapının önündeki yeşil pazar poşetlerini alıp mutfağa götürdüm. Ağızlarını sıkıca düğümleyip dolaba yerleştirdim özenle. Eşim banyodan elini yüzünü yıkayıp çıkınca bir havlu uzattım. Yüzüme bile bakmadan masaya oturdu, eline kumandayı alıp kanalları gezdi. Bense güzel bir masa hazırlamanın derdinde mekik dokuyordum mutfak ve masa arasında. Düşündüm de dün de aynısını yaptım, ondan önceki günde, bir önceki günde aynıydı her şey. Yarın da aynı olacağını düşününce korktum. Tekrar mutfağa gidince pencerede yansımamı gördüm. Yaşlanıyordu hızla, saçlarım saniyeler içinde beyazladı, kar gibi. Yüzüme çizgiler düştü sayısız. Yavaş yavaş büküldü belim, hepsi bendim. Tek değişmeyen şey elimdeki salata tabağıydı. Korktum, çok korktum.
“Nerede kaldın, yatmadan önce getireceksin inşallah.” Gürledi ses. Sigara kokan nefesi ulaştı mutfağa. Duvarlar titredi, camlar tıngırdadı sesinin şiddetinden. Ve bir balyoz gibi kafama indi sözlerindeki küçümseyen ağırlık. Elimdeki salata tabağı ile oturdum masaya. Gözlerinin karasını dikip söylendi içinden mırmır, anladım bu anlamsız kelimelerin anlamını. Bir adım ben atsam, belki değişir bir şeyler diye düşündüm. Başladım havadan sudan konuşmaya. “Havalar iyice ısındı, bugün kaloriferi yakmadım bile.” dedim. Tabak, kaşık sesi eşlik etti bana. Baktım mavi gözlerimle gözlerinin karasına. “Bahar geldi, kuş sesleri şenlendirdi ortalığı. Havalar ısınınca çocuklar sokağa indi. Çeşit çeşit oyunlar… Tıpkı bizim çocukluğumuz gibi.” Baktı kocam gözlerime “Ne saçmalıyorsun” der gibi. Kaşığını tabağına daldırdı, çatalını salataya batırdı.
“Sokağı kirletmişler bir günde. Kızın biri de çiçek çizmiş kapının önüne, oturmuş bakıyor bizim cama. Bir ona baktım, bir bizim cama. Deli miydi neydi kız.”
Pilava bir kaşık daldırdı. Kocaman açtığı ağzını doldurdu pilavla. Midem bulandı, başım döndü. Uğraşmak boşunaydı, anladım. Her zamanki gibi; ben masayı toplarken, kocam kalkıp bir saat kadar öce çıkardığı toprak rengi montunu giyip kahvehaneye gitti. Duvardaki saate baktım, sekiz buçuktu; dünkü bu saatler gibiydi her şey. Çember desenli kan kırmızı, bordo renkli perdemin önündeki koltuğa oturdum. İstemsizce sağ elim perdenin kenarını sıkıca kavradı. Elim perdeyi sıkarken, gözüm saate takılı kaldı. Zaman nasıl da geçiyor bize sormadan. Dursa bir noktada ve hayatı anlamlı kılınca çalışsa tekrar, mümkün mü? Sen geldin aklıma. Ayağa kalkıp sonsuzluktaki boşluğa tekrar baktım, sen de o sırada bana bakıyordun. Gözlerindeki kararlılığı görünce çok mutlu oldum.
Sabah olunca ilk defa bu kadar keyifli bir kahvaltı yaptım kendimle. En güzel kıyafetlerimi giydim. Yüzüme düşen gölgeleri silmek için krem sürdüm ve mavi gözlerimi ortaya çıkaracak renkleri kullanarak makyaj yaptım. Aynadaki beni çok beğendim. Omzuma bir aferin kondurdum.
Dışarıda bir pastırma yazı… Çocukken oyun sırasında söylediğim şarkı takıldı dilime. Mırıldanarak ilerlerken o kız çocuğunu gördüm. Yere çizdiği çiçeğin ortasında çemberin içine bağdaş kurmuş oturuyordu hala. Bizim pencereye dikmiş gözlerini, bakıyor hüzünlü. Yanına gidip elimi uzattım. Masmavi gözlerini bana çevirdi.
“Bence bu çemberden çıkma vaktin çoktan geldi. Hadi, gidelim artık,” dedim. Durdum, yolun diğer tarafındaki, evimin tam karşısındaki evin penceresinden bakan, saçları bembeyaz olmuş, yüzüne yılların çizgileri düşmüş, hafiften beli bükülmüş yaşlı kadın bir eliyle perdesini tutarken masmavi gözlerini bize dikip gülümsediğini gördüm. Biz de ona gülümseyip “Hoşça kal,” dedik içimizden. Aynı şarkıyı mırıldanarak uzaklaştık el ele küçüklüğüm ve ben. Sonsuzluktaki boşluğa baktım. Sen de yoktun orda. Çok sevindim.