Bir sınıfa adım attığınızda, karşınıza çıkan şey yalnızca sıralar ve tahtadan ibaret değildir. Orada, birbirinden farklı dünyalar, düşünceler ve hikâyeler vardır. İşte bu yüzden öğretmen, yalnızca bilgi aktarıcı değil, aynı zamanda bir kaşif, bir rehber ve zaman zaman da bir yol gösterici gibidir. Öğrenci dediğimiz meraklı ruh, bazen bir aslan kadar cesur, bazen bir kedi kadar oyunbaz, bazen de bir kaplumbağa kadar ağır hareket eden biri olabilir. İşte bu noktada, öğretmenin en büyük görevi bu ruhları anlamak, keşfetmek ve potansiyellerini ortaya çıkarmaktır.
Öğretmen, öğrencisini bir birey olarak kabul ettiğinde ve onu anlamaya çalıştığında, işte o zaman gerçek eğitim başlar. Eğer öğretmen, öğrencilerini sadece sınav notlarına göre değerlendirirse, aslında onlara değil, sadece bir tabloya bakmış olur. Oysa her öğrencinin kendine özgü bir zekâsı, ilgisi ve yeteneği vardır. Howard Gardner’ın Çoklu Zekâ Kuramı’na göre, kimimiz sözel zekâda başarılıyken, kimimiz müzikle kendimizi ifade eder, kimimizse matematikte harikalar yaratır (Gardner, 1983). Sınıfta herkes aynı yoldan yürümek zorunda değildir.
Bu noktada Antoine de Saint-Exupéry’nin *Küçük Prens* kitabındaki ünlü tilki sahnesine gitmek kaçınılmazdır: “İnsan, sadece bağ kurduğu şeyleri anlar” (Saint-Exupéry, 1943). Peki, bu söz eğitimde ne anlama gelir? Öğretmen, öğrenciyi anlamak için onun dünyasına adım atmalı, onunla bir bağ kurmalı ve onu olduğu gibi kabul etmelidir. Bu şekilde öğrenci, kendi potansiyelini keşfedebilir ve gelişebilir.
Bunu bir bahçıvanın çiçek yetiştirme sürecine benzetebiliriz. Bir bahçıvan, her çiçeğin farklı bir ışık ve su ihtiyacı olduğunu bilir. Kaktüse suyu fazla verirseniz ölür, papatyayı gölgenin altında bırakırsanız solar. Öğrenciler de aynıdır! Kimi konuşarak öğrenir, kimi yazarak, kimi ise yaparak. Eğer tüm sınıfı tek tip bir öğrenme yöntemine zorlamaya çalışırsak, bireysel farklılıkları göz ardı etmiş oluruz.
Pekiiii, bir öğretmen olarak öğrencilerimizi nasıl daha iyi anlayabiliriz? Öncelikle merak duygusunu kaybettirmemek gerekir. Öğrencilerinize sadece dersle ilgili değil, ilgi alanlarıyla da ilgili sorular sormak, onları gerçekten tanımak için harika bir başlangıçtır. Belki arka sıralarda sessiz duran çocuk, aslında harika bir müzisyen olabilir. Özgünlüklerini desteklemek de son derece önemlidir. “Herkes aynı anda 40 dakika boyunca tahtaya bakmalı” anlayışı yerine, dersleri çeşitlendirmek, bazen bir oyun oynamak, bazen de tartışma ortamı yaratmak çok daha etkili olacaktır. Hatalara alan tanımak da öğretmenin en önemli görevlerinden biridir. Bir öğrenci yanlış yaptığında hemen onu eleştirmek yerine, neden o hatayı yaptığını anlamaya çalışmak gerekir. Çünkü hata yapmaktan korkan bir öğrenci, keşfetmekten de korkar.
Bir öğretmen, öğrencileriyle güçlü bir bağ kurduğunda, o öğrenciler derslerine daha fazla ilgi gösterir. Sevdiğiniz birinin anlattığı bir hikâye her zaman daha akılda kalıcı olmaz mı? Bu yüzden öğretmenlik yalnızca bilgi aktarma işi değil; bazen psikolog, bazen sanatçı, bazen de bir dost olmayı gerektirir. Farklı öğretim yöntemleri kullanmak da son derece önemlidir. Tek bir öğretim yöntemine bağlı kalmak, herkesi aynı şapkaya sığdırmaya çalışmak gibidir. Kimine görseller daha çekici gelirken, kimine hikâyeler anlatmak daha etkili olabilir.
Eğitim, anlamak ve karşılıklı bir bağ kurmak anlamına geliyorsa, evetttt! Eğer “herkesi aynı forma sokmak” anlamına geliyorsa, kesinlikle hayırrrr! Öğretmen, öğrencisini anladığında, ona bir şeyler öğretmek daha kolay hale gelir. O zaman eğitim, bir zorunluluktan çok bir keşif yolculuğuna dönüşür. Her öğrencinin ayrı bir dünya olduğunu kabul ettiğimizde, onların içindeki ışığı daha net görebiliriz. Unutmayalım, her çiçek farklı açar ama hepsi bir baharın müjdecisidir!
Hoş geldinnnn bahar!!!
Kaynakça:
Gardner, Howard. Frames of Mind: The Theory of Multiple Intelligences. Basic Books, 1983.
Saint-Exupéry, Antoine de. Le Petit Prince. Reynal & Hitchcock, 1943.