Son zamanlarda çevremde sıkça duyduğum cümleler hep birbirine benziyor: “Hiçbir şey yapmak gelmiyor içimden.” “Sürekli yorgunum.” “İçimde tarif edemediğim bir sıkıntı var.”
Bunlar sadece birkaç kişinin ruh hali değil. Giderek artan bir şekilde, toplum olarak ruhsal bir çöküş yaşıyoruz. Ama bu çöküş çoğu zaman kişisel bir sorunmuş gibi gösteriliyor. “Terapiste git, meditasyon yap, biraz dinlen geçer” deniliyor.
Oysa bu iyi hissetmeme hali, bireylerin iç dünyasına hapsedilecek kadar basit değil. Çünkü yaşadığımız ruhsal sorunların çoğu, içinde bulunduğumuz toplumsal düzenin, ekonomik koşulların, kültürel baskıların ve geleceksizlik duygusunun bir sonucu. Yani sadece biz kötü hissetmiyoruz; sistem de, şehir de, ilişkiler de, umut da yorgun.
Bu yazıda, ruh sağlığına bireysel değil, toplumsal bir yerden bakmak istiyorum. Çünkü mesele sadece insanların kendini kötü hissetmesi değil; birlikte yaşadığımız düzenin bizi ruhen de çökertmesi.
Ruh sağlığı uzun süredir bireysel çözümlerle ele alınıyor. “Kendine iyi bak, olumlu düşün, negatif insanlardan uzak dur.” Bunlar kötü öneriler değil ama yetersiz. Çünkü içinde yaşadığımız sistem, insanların iyi olmasını değil, ayakta kalmasını önceliyor. Koşullar zor, hayat pahalı, gelecek belirsiz.
Kapitalist üretim düzeni sürekli daha fazlasını talep ediyor: Daha çok çalış, daha verimli ol, daha başarılı görün. Ama biz bu yükün altında kalıyoruz. Yalnızlaşıyoruz. Rekabet ediyoruz. Anlam kayboluyor.
Ve bu noktada mesele artık bireysel bir “duygu durumu” değil, toplumsal bir gerçeklik haline geliyor. Kaygı, depresyon, tükenmişlik… Bunlar kişisel değil; yaygın, sistemik ve çok katmanlı problemler.
Sosyolojiye göre bireyin yaşadığı krizleri toplumsal yapıdan bağımsız düşünmek mümkün değildir. Durkheim’ın intihar çalışmasında söylediği gibi, en kişisel görünen deneyimlerin bile toplumsal nedenleri vardır. Bugün yaşadığımız ruhsal dağılma da bunun bir örneği: Ekonomik eşitsizlikler, güvencesizlik, yalnızlık, sosyal bağların kopuşu… Hepsi ruh sağlığımızı zedeliyor.
Zaten yaşadığımız çağın kendisi de buna oldukça elverişli. Zygmunt Bauman’ın deyimiyle, içinde bulunduğumuz “akışkan modernite” bizi sürekli değişen ilişkiler, belirsiz kimlikler ve kalıcı olmayan bağlar içinde tutuyor. Hiçbir şeyin uzun ömürlü olmadığı bir dünyada, ruhsal istikrar da sağlanamıyor.
Ruhsal çöküşümüzün toplumsal nedenlerini konuştuk ama burada duramayız. Çünkü mesele sadece tespit değil, bir çıkış yolu aramak.
Öncelikle şunu kabul etmemiz gerekiyor: Ruh sağlığı yalnızca bireysel değil, kamusal bir haktır. Herkesin ücretsiz ve erişilebilir psikolojik destek alabileceği bir sosyal politika sistemine ihtiyaç var. Terapi lüks olmaktan çıkmalı. Bu, bir ayrıcalık değil, bir ihtiyaç.
İkinci olarak, yalnızlaştıran bu düzene karşı birlikte iyileşebileceğimiz alanlar kurmamız gerekiyor. Dayanışma ağları, kolektif üretim alanları, paylaşım pratikleri, sohbet grupları, mahalle dayanışmaları… Yani ruhu onaran ilişkiler kurmalıyız. Çünkü insan insana iyi gelir.
Ve belki de en önemlisi şu: Kendimizi “başaramamış” gibi hissettiğimizde, bunun bizim kişisel yetersizliğimiz olmadığını fark etmeliyiz. Belki de bu düzende iyi hissetmemek, sağlıklı bir tepkidir. Direnmenin bir biçimidir.
Yorgun bir toplumun içindeyiz, evet. Ama bu yorgunluktan birlikte çıkmanın yolları da var. Önce fark ederek, sonra konuşarak, en sonunda da birbirimize tutunarak.